ORUÇ ÜZERİNE

Mahmut BAYRAM

           Son birkaç aydır medya organlarında, “oruç ve hac” ile ilgili ibadetlere bilinenden farklı anlamlar yüklenmesinde, belli bir mantık doğrultusunun olup olmadığını ya da bize mal olmuş bir kültürün, günümüzde en yüksek ruhanilik düzeyine kendiliğinden ulaştığını varsaymanın yeterli olup olmayacağını sorgulamanın zamanı gelmiştir. Her şeyi kendi mantıkları ve bildikleri doğrultuda yorumlamaya ve açıklamaya meyilli kimi bireylerimizin, oruç konusunda önyargılı olduklarına inanmamın belki de sayılamayacak kadar çok nedeni vardır. Bu nedenlerin başında, ortaya belge niteliğinde sağlam bir kanıt koyamadan sadece zihinsel yöntemlerle ulaştıkları bilgileri sistemleştirip inançlarına eklemeleri ve bunları inanç kadar öne çıkarmaları gelir. Bu öne çıkarım; akla, olması gerektiğinden daha fazla bir direnç kazandırmış ve onu önyargıların baskısı altında tutmuştur. Dolayısıyla böyle düşünenler, kendilerine gerektiği gibi görünmeyen her şeyi karalamış ve bana göre bu konuda yanlışlığa düşmüşlerdir. Bu bireyler, bildikleri ve inandıkları her şeyin doğru olduğunu zannettikleri için oruç konusunda niçin benim onlarla aynı düşünceleri taşımadığıma şaşarlar.

           Kur’an-ı Kerim’ e ve Peygamberimize ters düşen bir şey iddia edildiğinde, bu saçma iddialarla kafaları doldurmaya çalışan insanlara acırım. Çünkü hayat, bana, bir düşüncenin, yanlış ya da doğru olarak nitelenebilmesi için, onun önce araştırma yoluyla ve kitaplarla sınanmasının gerekliliğini öğretti. Allah’ ın emirlerini, mesela orucu, birilerinin kendi mantık ve beklentileri doğrultusunda açıklamaya çalışmasının ve buna alışılmışın dışında fakat kulağa hoş gelen anlamlar katmasının, dolayısıyla bunu kendi zihinsel boyutlarına indirgemesinin ve basitleştirmesinin altında yatan temel nedenin de kolaya kaçmak olduğunu öğrendim. Bu kişiler, oruç ile ilgili her şeyi çok iyi ve doğru bildiklerini varsaydıklarından ya da bildiklerinin dışında bir bilginin önlerini tıkayamayacağını düşündüklerinden, bir tartışma sonucunda yenilgiyi önceden kestirmezler. Oruçla ilgili kendi bildiklerini doyurucu sananlar ve bununla yetinenler, kendilerini yargılamaktan kaçındıklarından, düşüncelerindeki yanlışları ve gariplikleri görme şansına sahip değiller. Bu yüzden, düşüncelerindeki inanılmaz ve kabul edilemez şeyler, onlara doğal görünür. Çevrelerinde de onları garipseyecek kimsenin olmayışı, düşüncelerini sabitleştirmiş ve o çevredeki akılları buna alıştırmıştır. Bunun nedeni, alışılagelmiş şeyler için soru sorulmayacağı ve şaşkınlık duyulmayacağının sanılmasıdır. Oysa en büyük yanılgı; sürekliliğin, insan yaşantısında bir bilinmemişliği akla getirmeyeceğinin sanılmasıdır. Uzun yıllar boyunca, oruç bir bilinmeyen olarak sunulmak istendi. Kur’an-ı Kerim’ de tarif edilen, Peygamberimizin icra ettiği, Ehlibeyt imamlarının aksatmadığı oruç, çok iyi bilindiği halde ya bir bilinmeyen olarak anlatıldı ya da asıl anlamından çok farklı taraflara çekildi.

           Orucun alışılagelmiş gibi duran ve dayatılan anlamı, Kur’an-ı Kerim’ e göre sorgulanınca olması gerektiğinden çok farklı bir kalıpta olduğu görülür. İslamiyet’ ten önce, Hz. Meryem’ e: “Eğer insanlardan birisini görürsen ona de ki ben, merhametli olan Allah’ a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım” demesi emredilmiş ve oruç onun için bir günlük suskunluk olarak tarif edilmişti.  Hz. Zekeriya ise Allah’ tan, çocuğu olacağına dair bir işaret isteyince Allah ona “Senin işaretin, insanlara üç gün boynuca işaret dışında bir şey anlatamamandır. Ayrıca rabbini çok an, akşam ve sabah onu tesbih et” diyerek ona tutması gereken orucun hem şeklini hem de süresini bildirmiştir. Bundan başka Kur’an-ı Kerim, kefaret orucuna da değinmiş, kefaret için bir diyet ödenmesini ve bir mümin kölenin azat edilmesini emretmiş, bunu yapamayanlara ise arka arkaya iki ay oruç tutmak gibi bir kolaylık getirmiştir. Burada dikkat çeken en önemli nokta, kefaret orucunun süresinin Allah tarafından net bir şekilde tayin edilmiş olduğudur. Bir başka ayette yüce Allah, yeminlere değinmiş ve bilmeden edilen yeminlerin dışında kalan ve kasıtlı olarak yapılan yeminleri bozacak kefaretin (fidyenin), on fakiri en yaygın ve ulaşılabilir yemekle doyurmak veya giydirmek, bunun mümkün olmadığı durumda ise üç gün oruç tutmak olduğunu belirtmiştir. Bu ayette de orucun şeklinden çok, orucun süresi dikkat çekmektedir. Kur’an-ı Kerim’ in, kefaret orucunu konu alan diğer bütün ayetlerinde de orucun süresi tartışmaya ve şüpheye yer vermeyecek netlikte öne çıkarılmıştır. Bu ayetler orucu anlatmaya yönelik olmadıklarından, onlardan orucun şekliyle ilgili bilgi içermeleri beklenemez.

           Ne var ki orucun şekliyle ilgili ortaya belgeli bir iddia koymaya yeltendiğimde, bu konu ile ilgili yazılı kaynakların çokluğu, neredeyse zihinsel söylemlere hemen hemen hiç gerek bırakmamaktadır. Ancak zihinsel söylemler, güçlerini Kur’an-ı Kerim’ den, Hz. Muhammed’den ve Ehlibeyt imamlarından alıyorlarsa etkileyici ve doğrulara yakın olurlar. Birlikte yaşadığım farklı görüşe sahip bireylerimiz tarafından, bugün bile orucun asıl anlamının, ne denli büyük tahribatlara hedef olduğunu bildiğimden, İslam’ı, Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’in verdiği ipuçlarına göre yorumlayan Ehlibeyt imamlarının ve takipçilerinin, oruç ile ilgili gerçeklerinin geçmişte de değişime uğratılmış olduğu gerçeğini görmezlikten gelemem.

          Kur’an-ı Kerim’ de orucun şekli ile ilgili olan ayetlere geçmeden önce, bu ayetlerde göze çarpan netlik ile ilgili ortaya koyacağım görüşün yeterliliği ve net bir kavrayış sağlaması için Hz. Ali’ nin, farz orucu dışında tuttuğu ve kaynaklarımızda önemli yeri olan bir adak orucunun şekline kısaca değinmemin faydalı olacağına inanıyorum. İnsan suresinin sekizinci ayetinin inişine neden olan olayda, Hz. Ali, hastalanan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’ in iyileşmesi için dua etmiş ve duasının kabul olması durumunda üç gün oruç tutma sözü vermiştir. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’ in iyileşmesinden sonra söz verdiği gibi üç gün oruç tutmuş, bunu yaparken de Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kendisine eşlik etmiştir. Bu olayı kaleme alan tarihçiler, açlık ile geçirilen her oruç gününün sonunda, iftar için hazırlanan yemeğin üç gün boyunca iftardan önce kapıyı çalan ihtiyaç sahiplerine yani yetim miskin ve esire verildiğini naklederler. Bu ilginç olay için söylenebilecek en doğru şey şudur: Hz. Ali’nin tuttuğu bu orucun şekli ve süresi belli ve nettir.  O halde oruçla ilgili kavram karmaşasından mutlaka bir kaçış noktası zorunlu ise, bu nokta, açlık ile ilgili gerçeğin reddedilmesi şeklinde olmamalıdır. Şu veya bu şekilde dışsal veya içsel bir otorite tarafından dayatılan, ilkel bir yasaklamanın ürünü olan bir kavrama taraf olmayacağım; zaten bu kavramı kanıtlamanın imkânsız olduğunu biliyorum. Çünkü buraya kadar Kur’an-ı Kerim’ in ve Ehlibeyt imamlarının bazı oruç türlerinin süresi ile ilgili yeterli kanıt gösterdiğine, gerek araştırmalarım sonucunda gerekse açıklamalarımla hem bu kanıtları ayrıntılı bir biçimde ortaya koyarak güçlendirebileceğime hem de orucun şeklini daha net anlatabileceğime inanma eğilimi içindeyim.

           Bakara suresinde yüce Allah, inananlara seslenmiş ve orucun daha önceki ümmetlere yazıldığı gibi kendilerine de yazıldığını, bunun sayılı günlerden ibaret olduğunu, hasta ve yolcuların tutamadıkları gün kadar orucu, diğer günlerde tutmaları gerektiğini hiç tutamayacak durumda olan (yatalak) hastaların, fidye vermeleri gerektiğini; fakat en iyi şeyin oruç tutmak olduğunu söylüyor. Aynı surede, Ramazan ayının, Kur’an-ı Kerim’ in indirildiği ay olduğu ve bu ayı gören herkesin oruç tutması gerektiği, oruç süresince sahur vaktine kadar yemenin ve içmenin serbest olduğu, sahur vaktinden sonra akşama (geceye) kadar oruçlu kalınması gerektiği hatırlatılıyor. Kur’an-ı Kerim, farz orucunu bu şekilde anlatmıştır.

           Bu surede geçen “oruç üzerinize yazıldı” ibaresindeki “yazılmak” sözcüğü, kafaları karıştırsa da yüce Allah’ ın, alternatifi olmayan namaz için de aynı sözcüğü kullanması, “yazıldı” sözcüğünün “emredildi” şeklinde yorumlanmasının önünde neredeyse hiçbir engel bırakmamaktadır. O halde oruç, kişilerin keyfine bırakılmamıştır. Hem farz orucunda karşımıza çıkan sayılı gün, yani Ramazan ayının başından sonuna kadar olan bir aylık süre, hem de diğer oruç türlerinde öne çıkan farklı uzunluktaki süreler “ben, bütün zamanlarda oruçluyum” diyenlerin içtenlikten uzak olduğunu gösterir. Çünkü oruç, bütün zamanlarda yapılması gereken bir ibadet değildir. Zamanı ve süresi tayin edilmiş bir ibadettir.  

             Orucun kimi çevrelerde iddia edildiği gibi yaşam boyunca günahlardan sakınmak veya nefsi dünyevi şehvetlerden alıkoymak olduğu düşüncesi, incelemekte olduğum konu açısından orucun süresiyle ilgili olan tartışmalardan daha önceliklidir. Çünkü yukarıdaki iddianın sahipleri, iddiaları hakkında şu kısa cümleyi bilmelidirler. Bu iddia, hiçbir şeyi açıklamaz.

           Yaşam boyunca günahlardan sakınmak veya nefsi, dünyevi şehvetlerden alıkoymak bir ibadet değildir, zorunluluktur. İbadetleri biraz kapsamlı incelediğimde, tümünün, Allah rızası için Peygamberimizin gösterdiği ölçü ve şekilde önemli bir hak mahrumiyeti, net bir fedakârlık yani yasal ve doğal bir haktan vazgeçmek ilkesi üzerine kurulu olduğunu gördüm. İnsanlar, namaz kılmak için uykularının çalışma ve dinlenme zamanlarının bir bölümünü, zekât vermek için azımsanmayacak miktardaki paralarını feda etmeyi göze alırlar. Bu ibadetlerde, Allah rızası için bir fedakârlık vardır.

           Karşımıza, kimi zaman günlerce süren bir konuşma yasağı, kimi zaman ise aylarca süren bir açlık ve susuzluk olarak çıkan oruç, ibadetlerin üzerine kurulu olduğuna inandığım ilkelere verebileceğim en iyi örnektir. Oruç, doğal ve yasal hakkımız iken gün boyu aç ve susuz kalmak olduğuna göre bu ibadette fedakârlık Allah rızası için en ulvi değere ulaşır. Peygamberimiz, her ibadete karşılık olduğu gibi bu ibadete de büyük sevaplar yazılacağını müjdelemiştir. Oysa günah işlemenin cezalandırılacağı belirtildiği halde günahlardan sakınmaya tayin edilmiş bir ödülden kimse bahsedemez. Ben, kırmızı ışıkta geçmeyen bir sürücüye trafik polisleri tarafından ikramiye verildiğine tanık olmadım. Sadece günahlardan sakınarak oruç ibadetini yerine getirdiklerini sananlar, her ibadetin temelinde yatan meşakkatin yani zorluğun hangi çeşidini tattıklarına açıklık getirmelidirler. Günahlardan sakınmak, fedakârlık ya da doğal bir haktan yoksun kalmak yani zorluk çekmek ile aynı değildir. Çünkü günah işlemek bir hak değildir. İhtiyacı olana bir miktar para verdiğimde sevap kazanmış olurum ama bankaya olan borcumu ödediğimde aynı şey gerçekleşmez. 

           Eğer orucun günahlardan sakınmak olduğu fikrinde diretilirse, hasta veya yolcu olanların tutamadıkları gün sayısı kadar orucu diğer günlerde tutmalarını yatalak olanların da fidye vermelerini emreden ayet, Kur’an-ı Kerim’ de biraz garip duracaktır. Hastanın veya yolcunun, günahlardan sakınmayı ertelemesi hiçbir mantıkla izah edilemez. Ayrıca yüce Allah’ ın şart koştuğu ve İslam’ın şartlarını oluşturan beş temel ibadetin hiçbiri, alternatifli değildir. Bu ibadetlerin ne birbirilerinin yerine geçebileceklerine ne de yüce Allah’ın takdir ettiği zorunlu hallerdeki aksiyonlar dışında bir şeyle yerlerine getirilebilmiş sayılacaklarına dair bir bilgi yoktur. İbadetlerin kabul olunması için bütün zamanlarda günahlardan uzak kalmak şart olduğu halde, bütün zamanlarda günahlardan uzak kalmak herhangi bir ibadetin yerine getirilmiş sayılması için yeterli olmayacaktır.

           Bu yazımın, çelişkilerden uzak olması için karmaşık gibi görünen konuları aceleci bir üslupla ele almaktan yapabildiğim kadar kaçınmaya özen gösterdim. Görüşlerine karşı olduğum kesime getirdiğim eleştirilerin, her açıdan zararsız olduğunu söyleyebilirim. Bireylerimizin bu ve benzeri tartışmalarla manevi değerlerin zedelenmesine göz yummamaları için dinimizin gerçeklerine belli duygu bağlarıyla değil, akıl ve bilimle bağlanmaları gerektiğine inanıyorum. Gizliliği ilke edinen atalarımız, tarih boyunca talihsizlikleri ve kötü uygulamaları kaçarak ve saklanarak göğüslemiş, nadiren de olsa bir direnme gücü gösterememiş sadece eşsiz bir hayatta kalma mücadelesi sergileyebilmiş olduklarından, kendilerine özgü bir yaşam ve kültür özellikleri geliştirmiş ama bu arada bazı kesimlerin nefretine hedef olmuşlar. Sonraki yıllarda farklı, özgüvene dayalı bir topluluk oluşturmuşlar. Diğer ulusların özgüvenden yoksun oldukları iddia edilemez; ancak atalarımız, özgüvenlerine dinsel bir temel kazandırmışlar. Atalarımızdaki bu cansızlık ve cesaretsizliğin nedeni, Ehlibeyt imamlarının Abbasi halifeleri karşısındaki tutumlarına bağlanır. O halde bireylerimizin oruçla ilgili tutumunu, Ehlibeyt imamlarının tutumuna benzetmenin önündeki engel nedir? 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla templates by Joomlashine